Çoğunuzun bildiği gibi, teniste ezelden beri dört adet Grand Slam turnuvası vardır. Sezon Avusturalya Açık’la başlar, Fransa Açık’la devam eder, Wimbledon’la zirveyeye ulaşır ve ABD Açık’la sona erer. Çocukluğumdan beri hepsini ayrı ayrı sevmeme ve fırsat buldukça takip etmeme rağmen, Wimbledon’ın bendeki yeri çok ayrı ve özeldir. Kim bilir, belki de tenise daha çocuk yaşımda, Wimbledon finallerini izlediğimde aşık olduğumdandır. Belki de kortların, beni bir futbol tutkunu yapan o yeşil, güzelim çimenlerle kaplı olmasından.
80'Lİ YILLAR VE İLK RENKLİ TV YAYINI
Gelin birlikte tarihte bir yolculuğa çıkalım. 80’li yıllara dönüyoruz. Askeri darbe yapılmış, normalizasyon sürecine girebilmek için çaba gösteriliyor. Yıllardır acılar içinde yaşayan halkı da hoş tutmak, ağızlarına bir parmak bal çalmak gerekiyor. Çare? Renkli televizyon. Hatırlayanlarınız olacaktır mutlaka, ilk renkli deneme yayınları 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde yapılmıştı. “Bakın, renkli yayın yapıyoruz” diye gözümüze sokmak için olsa gerek, törende kullanılan pankartlar ve gösterileri yapan öğrencilerin kostümlerinde, renk skalasında görebileceğiniz her rengin, her tonu vardı maaşallah. Tam bir renk cümbüşü olmuş, televizyonu renkli seyretmeye alışmamış gözler kaledeskopa bakmış gibi olmuştu. Tamamen renkli yayınlanan ilk programsa Savaş Yıldızı Galaktika’ydı yanlış hatırlamıyorsam. Bir taraftan bunları yazıyorum, bir taraftan da yazarken yaşımı belli ettiğim için hayıflanmıyorum desem yalan olur.
Neyse, konumuza dönelim. Yine ilk renkli yayınlanan aktivitelerden biri bir Wimbledon finaliydi. Yıl 1981 olmalı. O dönem, kortların yıldızları belli. Uzun sarı saçları ve kısa, dar şortuyla bir tenisçiden çok, bir Viking Tanrısı’nı andıran, “Büyük Usta” Björn Borg. “Coolidge”vari kıvır kıvır saçlarıyla, “Kortların Delisi” John McEnroe. “Coolidge de kim?” diye soranlarınıza bir sonraki sayıda cevap vereceğim. Elindeki ufacık tahta raketiyle, kortta her zaman kanının son damlasına kadar mücadele eden “İnatçı” Jimmy “Jimbo” Connors. İlk seyrettiğim Wimbledon finali de, işte bu üçünden ikisi arasındaydı. Yanılmıyorsam Borg’u yenen McEnroe şampiyon olmuştu. Zaten o yıllarda bu üçlü tüm finallere ambargo koymuştu. Aradan, o da bazen, Matts Wilander’in sıyrıldığı olurdu, o kadar.
YILLARDIR GÖRMEDİĞİM BİR ARKADAŞA RASTLAMIŞ GİBİ...
O günlerden bu günlere tenis de çok değişti, tüm diğer sporlar da. İşin içine para girdi en önemlisi. Sponsorlar, reklam verenler, naklen yayın anlaşmaları, bahisler vs. derken pasta büyüdü, büyüdü, kocaman oldu. Bunlarla kalsa iyi. Raketler değişti, şortlar, tişörtler, bileklikler, ayakkabılar değişti. E tabii, Çelik de değişti. Tenis yetenekten çok, bir direnç ve güç oyununa dönüştü. Maç başına kaç tane “ace” attığınla ya da topakaç kilometre hızla vurduğunla alakalı bir oyun olup çıktı. Eskiden öyle miydi ya? Karşılıklı uzun ralliler, tie-breaksiz, oyunculardan biri 2 farkı yakalayana kadar uzayıp giden setler vardı. İşin bir estetiği, bir keyfi vardı. Allahtan, arada Federer ya da Nadal gibileri çıkıyor da, tenisseverler olarak bir “oh” çekebiliyoruz. Onlara da “Panda” diyoruz zaten, nesilleri tükenmekte olduğu için. Kıymetlerini bilmek lazım.
HALİT KIVANÇ GİBİSİ GELMEDİ
Yukarıda bahsi geçen “veteran”lar, 90’lı yıllarda kendi aralarında bir lig kurup, tahta raketlerle, kısa şortlarla, tie-breaksiz maçlar oynamışlardı. Onları yeniden izlemek çok keyifliydi. McENroe yalandan itiraz edip, kavga çıkarıyordu mesela. Bildiğiniz Harlem Globetrotters’ı izlemek gibi birşeydi. Yolda yürürken, yıllardır görmediğim bir arkadaşıma rastlamış gibi hissetmiştim onları seyrederken. İşin güzel tarafı, sadece ekran başında, ya da kortta izleyenler değil, oyuncular da büyük keyif almıştı.
Yazı “eski bayramlar da ne güzeldi, bayramlıklarımızı yastığımızın altına koyar, öyle uyurduk” tadını yakalamaya başladı. İyisi mi bitireyim. Ben hem bir sporseverim, hem de bir tenissever. Uzun süredir oynayamıyorum, bu yüzden de kendi kendime hayıflanmıyorum desem yalan olur. Bir yerinden yeniden başlamam lazım. Bilirsiniz, spor bir tutku, bir aşk işidir. Ya seversiniz, ya sevmezsiniz. Bunun takımı, tarafı vardır, ama yoktur aslında. Sporu ya seversiniz, ya sevmezsiniz. Taraf olursunuz yeri geldiğinde, ama bazen de spor olsun diye seyredersiniz. Yerine göre, Borg da tutulur, McEnroe da, Jimbo da. Yerine göre, rahmetli Kenan (Onuk) Ağabey’in sunumundan atletizm şampiyonası izledi bu nesil, yerine göre de İlker Yasin’in akla zarar yorumlarından futbol maçı.
Halit Kıvanç gibisi ise gelmedi, bir daha da zor gelir...
Hayatınızdan spor hiç eksik olmasın...

